Doğduğumda siyahtım,
Büyürken siyahtım,
Güneşe çıktığımda siyahtım,
Korkunca siyahtım,
Hastayken siyahtım,
Öldüğümde hala siyahım!
Ve sen beyaz çocuk:
Doğduğunda pembesin,
Büyürken beyazsın,
Güneş’e çıktığında kırmızı,
Üşüdüğünde mor,
Korktuğunda sarı
Hastayken yeşil,
Öldüğünde de grisin!
Sen şimdi bana hala
“RENKLİ” mi diyorsun?

Hoppala paşam, Malkara Keşan!
Bir yazar, bir banka reklamında yer alıp, kitlesini kredi kartı kullanmaya, tüketime teşvik eder mi yavu?
Sevilir ki bu..
200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.
İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı’nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş…
İşte bu atlet 2006 yılında öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
Gelelim hikayeye…
Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle…
Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:
- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!
İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler… Ama nasıl?
Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneliyor.
Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.
Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor…
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?
Meslektaşım Aynur’un anlattığına göre, Norman’ın da hayatı kararmış.
Tommie Smith diyor ki:
“Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”
Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama… Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’…
İki amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.
Ta, 2006 yılında, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.
Ve şimdi, fotoğrafın sağına tekrar bakın
Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında……
“islam sevgi dinidir” şeklinde bir ifade herhangi bir hadiste veya ayette geçmez. Çünkü islam sevgi dini değildir. islam’ın özü kayıtsız şartsız bir sevginin üzerine de inşa edilmemiştir. Zaten islam’ın özü de ne olduğu üzerine tartışılıp karar verilmesi gereken bir muamma değildir; gayet açıktır: islam’ın özü tevhiddir. Ve bu öz müslümanın sevgi konusundaki tavrını da belirler. Müslüman kişi kuran’da çizilen sınırlar içinde Allah’ı ve onun yarattıklarını sever; ve bunlara karşı tavrını Allah’ın sevgisini gözetecek biçimde belirler. Onun dışında “her şeyi ama her şeyi ne olursa olsun sevmek” gibi bir sorumluluğu, amacı, ölçüsü yoktur. İlla ki özetlemek gerekirse “Allah’ın sev dediğini sevmek, sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek” müslümanın sevgi konusundaki tutumunu özetler.
Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir “Angut”. Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böyle boş boş bakınca hemen “Angut’musun” der günümüzün insanı.. .
Angut’un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton “Angut!” var ülkemizde.. Angut kuşu’nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda bekler… İşte bu canlının yaptığı en büyük”Angut“luk budur.. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen birşey değildir..
Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz.. Hani derler ya “Angut gibi bakmasana lan”.. keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine.. Bundan sonra bazılarına “Angut” demeden önce bir kere daha düşünün..
Bir gün bir kuştan ders alacaksın demiş olsalardı inanmazdın, ama artık inanabilirsin..

Eğer hayatı 3 kelimeyle anlatmamı isteyecek olsalardı. Seçimler, Bedeller ve Sonuçlar derdim. Sonuçta hayatta herşeyimiz seçim. Bir başka deyişle tercih. Aslına bakarsak seçmememizde bir seçimdir. Ve tüm bu seçimlerin bir bedeli vardır. Ama az, ama çok. Ve bazen bir şeyi seçersiniz, karşılığında bir çok şey kaybedersiniz. Kırmızıyı seçtiğinde maviden, maviyi seçtiğinde beyazdan vazgeçeriz..
Hepsine sahip olabilme isteği. Hepsine sahip olamayacağımız gerçeği..
Her seçim karşılığında bir bedel öderiz. Kimi zaman sadece bir göz yaşı ve kimi zaman ömrümüzden bir parça. Ama yaptığımız her seçimin karşılığında bedel ödemek zorunluluğumuz var.
Ve sonuçlar. Bazen seçimlerimizin nekadar isabetli olduğunu, bazen çıkmaz sokak olduğunu ve bazen yapılmış en büyük hata olduğu geçeğini öğreniriz. Sonuçlar önemlidir. Çünkü seçimlerimiz sonuçları elde etme isteğimizden ortaya çıkarlar..
Ve bir şey daha var..
Ve bazen ne yaparsan yap, sonucu değiştiremezsin..
Bir dönem Aziz Nesin’e yönelik tehditler artınca, oturduğu apartmanın önüne bir polis memuru yerleştirmişler ve Aziz Nesin’i korumaya almışlar.
Derken, birkaç gün sonra Aziz Nesin apartmandan çıkarken polise sormuş:
“Neden bekliyorsun burada.”
Polis de: “Şu yan apartmanda Aziz Nesin diye yaşlı bir adam var; onu korumak icin bekliyorum.”
Bu olaydan sonra devletten hiçbir zaman koruma istememiş.